"Namı Olmayan Giremez" Beylerbeyi Sarayı




Namı Olmayan Giremez; İstanbul Kabadayıları, Kültür Endüstrisinin Ağababalarına Karşı Özlem Kalkan Erenus  “İstanbul kabadayılığı başlı başına bir âlemdir. Kendine mahsus, kanunları, raconları vardır. Eğer bir iki olayla yeterince nam yapabilmişseniz, bir anda etrafınızda onlarca insan olur. (…) Gerçek kabadayılar kendi terbiyelerine göre ve bulundukları muhitin yazılmamış kanunlarına göre; zayıfı, bilhassa namuslu insanları himaye ederler. Çizdikleri yoldan ayrılmamaya dikkat ederler. Çünkü o camianın kendilerine verdikleri şöhreti kaybetmekten korkarlar.”  Genç sanatçı Kemal Kara, öykü ve romanlardan tanıdığımız, çizgi romanlarımızda, tiyatro ve sinema alanında örneklerini izlemiş olduğumuz, İstanbul Kabadayıları’nı bu kez resim evrenine taşımayı deniyor. Şövalyelik geleneği bulunmayan bir toplumda, birbirlerine hürmet eden ve bu hürmete layık olmaya gösterdikleri gayretle, isimlerine leke gelmemesi için gerekirse canlarını vermeye hazır olan kabadayıların, bir anlamda “İstanbul Şövalyeleri” olduğunu hatırlatıyor. Kendi muhitleriyle var olan zamanın kabadayıları, çevrelerini koruyup gözetirken; bugünün adı konmamış kabadayıları, kuralsızlığın kural olduğu bir düzen içinde başka adlar altında nam salıyor… Siyah beyaz fotoğraflardan yansıyan, tarihe düşülmüş notları hatırlatan nostaljik kurguyu, açık ve koyu değerlerin zıtlığı üzerine kurulu grafik bir anlatım lehinde sadeleştiren Kemal, kompozisyonların çoğunda figürlerini belirsiz bir arka plan eşliğinde değerlendiriyor. Bazı kompozisyonlar, figürlerle beraber devreye giren, rahatlamasına çalışılmış mekân detaylarıyla daha geleneksel bir desen anlayışına taşınırken, söz konusu mekân detayları başka bir grup çalışmada figürleri de dışlayarak, kendi başına bir kompozisyon kurgusuyla, âdeta çekilmekte olan bir dönem filminin platosundan alınan görüntüleri izleyiciye aktarıyor. Serginin adı; Namı Olmayan Giremez, Andy Warhol’un dillere pelesenk olmuş “on beş dakikalık şöhret” söylemini akıllara getiriyor. İlk anda yaratılan bu çağrışım, Kemal’in çalışmalarına zaman zaman Warhol ile kutuplaşan bir ilişki üzerinden bakmayı olanaklı kılıyor. Warhol, bulundukları toplumda popüler ikon olarak kabul edilen ünlülerin portrelerini sayısız çoğaltmalar eşliğinde mekanik imajlara dönüştürürürken, kapitalist kültürün seri üretim mantığını kullanır. Topluma mal olmuş imajları bağlı bulundukları toplumsal işlevden yalıtarak, onları birer göstergeye dönüştürür ve bu yolla çağdaş nesne gerçekliğine taşır. Özneyle olan bağını yitiren bu yeni nesne, Jean Baudrillard’a göre yalnızca “nesne arzusuyla” ilgilidir. Sonuç olarak, Warhol’un makinesel bir pratikle sürüp giden çoğaltmaları toplumun benimsediği ikonları nesneleştirir. Kemal ise İstanbul Kabadayıları’nı ve İstanbul Yosmaları’nı ele alırken, popüler kültürün ikonları yerine, unutulmaya yüz tutmuş bir kültür tarihinin öznelerini ikonlaştırmaya çalışıyor.  Bıyık, ustura, fes, ceket ve kunduralar gibi sosyal göstergeler; her biri özenle çalışılmış portrelere destek vermek üzere tekrarlanan ayrıntılar olarak dikkat çekiyor. Kimi kompozisyonlarda, ait oldukları portre kişisinden bağımsız olarak işlenen kunduralar, neredeyse kendi başına bir portre algısı içinde karşımıza çıkarken, nesne özne ile yer değiştiriyor. Kemal’in kunduraları, Warhol’un ayakkabılarını da anımsamamıza neden oluyor. Kariyerinin ilk yıllarında ayakkabı tasarımlarındaki yaratıcılıkla dikkat çekerek ünlenen Warhol, ilerleyen dönemlerde de temel motifleri arasında yer alan ayakkabılara ünlülerin isimlerini vererek bir tür portre mantığı işletmişti. 1980’lerde gerçekleştirdiği, parıltılı elmas tozlarıyla bezenmiş siyah zemin üzerine yerleştirilen çok renkli kadın ayakkabısı kombinasyonları ise, sanat çevrelerinde birer oto-portre olarak değerlendirilmişti. Kemal’le resimlerini incelerken yaptığımız görüşmede, siyah-beyaz bir fotoğraf estetiği ile işlenen yapıt serisine dahil olan tek rengin şiddetli bir kırmızı olması üzerinde durduk. Bu noktada, kırmızının siyah ve beyaz ile yarattığı kontrasta bağlı grafik etkinin dışında sembolik anlamlar taşıdığı vurgulanabilir. “Namı Olmayan Giremez” başlığı bu aşamada önem kazanıyor. Zira Kemal’in anlatımıyla; “Kabadayılık âleminde nam salmak gerekiyor. Bunu sağlamak da ancak kan dökerek mümkün oluyor…”  Anlama yönelik kaynağının yanı sıra, kırmızı bir de teknik karşılaştırma öneriyor. Geçmişten gelen görüntüleri şimdiki zamanda tabetmek isteyen Kemal, fotoğrafçıların karanlık odada gerçekleştirdikleri baskı işlemi esnasında kullandıkları kırmızı ışığa referansla bu rengi kullandığını belirtiyor. Baudrillard Warholcü etkileri ele aldığı “Makinesel Züppelik” adlı makalesinde Warhol’u ayrıntı ve bütünün farksızlaştığı, sonsuza dek çoğaltılabilecek görüntüleriyle özdeşleştirir ve sanal varlığıyla karışıncaya dek dağılan bir tür “hologram” olarak tanımlar. Fabrika adını verdiği atölyesinde, ünlü kişilerin sürekli olarak Warhol’un çevresinde dolaşmalarını anlatırken şöyle bir benzetme yapar: “…bir filtrenin ya da fotoğraf objektifinin içinden geçermişcesine onun içinden geçmeyi denerler. Gerçekten de o, bir filtreye veya objektife dönüşmüştür. Valerie Solanas ateş ederek bu objektifi kırmayı, kan akıp akmayacağını anlamak için bu hologramın içinden geçmeyi bile deneyecektir.”  Warhol’un herkes için öngördüğü on beş dakikalık şöhret, kültür endüstrisinin ağababalarınca üretilen ve tüketim stratejilerini yönlendiren kitle kültürünün ünlülere doymuş ortamında “uçucu” özelliğiyle tanımlanabilir ancak. Kemal Kara’nın kendine özgü kanun ve raconlarıyla hatırlatmaya çalıştığı İstanbul Kabadayıları’nın “ağırbaşlı” âlemine girmek için kazanılması gereken şöhret ise herkese vadedilmez. 

Bu âleme, namı olmayan giremez… The Infamous Are Not Welcome; Istanbulian Kabadayis vs. Big Boys of Cultural Industry Özlem Kalkan Erenus  “Istanbulian rowdyism is a realm all by itself. It has its own rules, methods. If you become famous enough with one or two incidents, dozens of people show up around you in a moment. (…) True kabadayis, protect weak, especially honest people according to their own discipline and the unwritten rules of the neighborhood in which they exist. They pay attention not to lose their own way. Because they are afraid of losing the reputation which is given them by their neighborhood.”  Young artist Kemal Kara, tries to move kabadayis of Istanbul which we know from novels and comics, and which we had watched in the field of cinema and theatre, this time, to the universe of paintings. In a society that does not have a tradition of chivalry, he reminds us, they are “Istanbulian Knights” in a manner, who show respect to each other, and exerting to deserve this respect  who are ready to sacrifice their own life if required, to avoid bringing discredit to their name. While erstwhile kabadayis who existed with their own neighborhood, were guarding and protecting their district; today's nameless kabadayis are becoming well-known under different names in a system in which the rule is rulelessness... Kemal simplifies the nostalgic frame reflected from black-and-white photographs, evocative of the notes written on the history, in favor of graphical expressions based on the contrast of light and dark tones. In most of his compositions, he explores his figures within an undefined background.  While some compositions are moved to a more traditional sense of drawing with the use of loose spatial details accompanying the figures, in another group of works, these details of space externalize even the figures and with a compositional structure on its own, they deliver images of an epochal film set to the viewer. The name of the exhibition “The Infamous Are Not Welcome” reminds Andy Warhol’s statement of “Fifteen Minutes of Fame” which has become a byword. This connotation occurring in the first instance, renders possible to look at Kemal’s works through at times contradictory relations with Warhol. Warhol uses the logic of capitalist culture’s mass-production while transforming portraits of celebrities who are considered as popular icons in their community to mechanical images by creating numerous reproductions. He converts socially prominent images to indicators by isolating them from bounding social functions and thereby, he moves them to the contemporary objective reality. According to Jean Baudrillard, this new object that loses its bond with the subject, is only related with “desire for the object”. As a result, Warhol’s reproductions that persist with a mechanical practice, objectify the icons which the community has internalized. On the other hand, instead of dealing with popular culture’s icons Kemal tries to iconize the subjects of a cultural history sinking into oblivion, by contextualizing Istanbulian Kabadayis and Istanbul’s Coquettes. Social indicators like mustache, straight razor, fez, suit and shoes draw attention as repeating details in order to contribute to the entire portraits which are worked with elaboration. In some compositions; while shoes are depicted independently from the related portrait subject, we are confronted in almost a portraiture perception in itself, where subject and object are relocated. Kemal’s shoes make us remember the shoes of Warhol as well. Warhol who had become famous by drawing attention with creativity in shoe design in the early years of his career, had operated a kind of portraiture concept regarding his shoes by giving celebrities’ names to the shoes, which took place among his main motifs also in the further period of his creation. The multi-colored combinations of women's shoes against black backgrounds and adorned with sparkling "diamond dust" which he realized in 1980’s were evaluated as self-portraits in art circles. In the meeting that I had with Kemal while we were reviewing his paintings, we emphasized that the only color involved in the series of art-works treated with a black-and-white photo aesthetic should be a fierce red. At this point, it could be accentuated that the red color carries some symbolic meanings in addition to the graphical impact related to the contrast which it creates with black-and-white. The title “The Infamous Are Not Welcome” comes into prominence at this stage. Because, with Kemal’s expression; “In the realm of rowdyism, it is essential to become famous. And providing this fame is only possible by spilling blood…” Beside its conceptual context, red color is suggesting a technical analogy as well. Kemal who wants to print the images coming from the past at the present time, mentions that he used this color as a reference to the red light which is being used by photographers during the printing process performed in the dark-room. In the article “Machinic Snobbery” contextualizing Warholian influences, Baudrillard identifies Warhol with his images that can be infinitely replicated, where the details and the whole become indifferent. There he defines Warhol as a kind of “hologram” dispersed until it blends with its virtual presence. In order to describe the celebrities hovering around Warhol constantly in his studio, which he called “The Factory”; Baudrillard states a resemblance: “They tried to pass through him as you might with a filter or a camera lens, which is what he had in effect become. Valerie Solanas was even to try to shatter that lens by shooting at it, to pass through the hologram to establish that blood could still flow from it.”  Fifteen minutes of fame that Warhol had foreseen for everyone, can be defined solely with its “fleeting” nature in a celebrity-saturated environment of the mass culture which is produced by the cultural industry’s big boys and which guides the consumption strategies. However the fame for entering the “dignified” realm of Istanbulian Kabadayis which Kemal Kara tries to evoke with its sui generis rules and methods, is not promised to everyone. In this realm, the infamous are not welcome…






#namıolmayangiremez #kemalkara #özlemkalkanerenus #beylerbeyisarayı #lucca #luccaart #luccastyle #mitte

2 görüntüleme

Bu sayfa Kemal Kara'nın Resmi Sayfasıdır. " This page is Kemal Kara's Official Page."